7 Kasım 2016 Pazartesi

PYTHON İLE WEB TESTLERİ

PYTHON SELENIUM

Son zamanlarda Web Testleri ile bayağı bir haşır neşir oldum fakat daha çok java üzerindendi.Bu yüzden bu yazıda Python üzerinden Web Testlerine bir başlangıç yapacağız.

Öncelikle python için birkaç paket indirmemiz gerekiyor.
  • Terminale veya komut istemine "pip install selenium" yazarak selenium'u kolayca yükleyebilirsiniz(tabi eğer pip yüklü ise).
  • Eğer tarayıcınız Chrome ise buu adrese girerek sisteminiz için uygun olan versiyonu yükleyebilirsiniz:"http://chromedriver.storage.googleapis.com/index.html?path=2.24/"
  • Eğer Firefox kullanıyorsanız bir şey yapmanıza gerek yok.

Şimdi python ile örnek bir kod yazmaya başlayabiliriz.

Her yeni kodda olduğu gibi öncelikle bunları yazalım:

#/usr/bin/python
#-*- encoding:utf-8 -*-

Sonrasında selenium modülümüzü import edeceğiz:

from selenium import webdriver
from selenium.webdriver.common.keys import Keys
from selenium.webdriver.common.by import By

Şimdiyse sonrasında girerken ihtiyacımız olan bilgileri elde etmek için kullanıcıya mail adresi, şifresini soracağız ve driver'ımızı belirleyeceğiz:

mail=raw_input("Mail Adresi:")
passwd=raw_input("Şifre:")
driver=webdriver.Chrome()

Bunu yaptığımızda Chrome'dan yeni bir pencere açılacaktır,bunun ardından sayfanın gitmesini istediğimiz url'yi yazacağız:

driver.get('https://gmail.com')

Bunu yaptığınızda pencerede gmail giriş sayfası gözükecek.
Şimdiyse kodumuz ile gmail sayfasına girişi otomatik hale getireceğiz.
Bunu yapmamız için etkileşime geçeceğimiz elementlerin bilgilerini almalıyız.

Chrome'da Geliştirici Araçları(Developer Tools) adında bir seçenek olacak.Bu seçeneğe
tıkladığımızda ise bu pencere karşımıza çıkacaktır:

Şimdi akış açısından ilk yapmamız gereken adrese gitmek ve mail kısmına mailimizi yazmaktır.Bunun için "Enter your email" yazan kısmın id'sini öğrenmeliyiz.
Bu işareti seçtikten sonra kutucuğun üstüne tıklıyoruz ve Geliştirici Araçları bize bu elementin id'sinin konumunu veriyor.

Geliştirici araçları bize bunları gösterdikten sonra bunun id yazan kısmı ile ilgileneceğiz.Id'si "Email" olarak belirlenmiş.Şimdi bunu koda geçirebiliriz.Bu kısma "send_keys()" ile mail bilgisini yazacağız.

driver.find_element(By.ID,value="Email").send_keys(mail)

Sonrasında aynı şeyi saydadaki "Next" butonu için de yapıyoruz.
Buradan da butonun id'sinin "next" olduğunu öğrendik."click()" ile de butona tıklamış olduk.
driver.find_element(By.ID,value="next").click()


Şimdiyse sayfa bizden şifremizi isteyecek.
Mail adresimizi gönderdiğimiz şekilde bunu da gönderiyoruz.
driver.find_element(By.ID,value="Passwd").send_keys(passwd,Keys.RETURN)

Bu sefer giriş butonunu arayıp bulmak yerine programın şifreyi yazdıktan sonra ENTER tuşuna basmasını sağlayabiliriz.Bunun için gönderilen şifrenin yanında bir de klavyeden 'RETURN' tuşunu gönderiyoruz.Bu klavye tuşları sistemden sisteme değişiklik gösterebiliyor.Eğer yukarıdaki kod çalışmazsa Keys.ENTER 'ı da deneyebilirsiniz.

Son olarak bu kodu da gönderdiğimizde gmail hesabımız açılmış olacak.Şimdi bütün kodu kaydedip programı otomatik olarak çalıştıralım.

Element Türleri

Sayfadaki elementleri bulurken farklı yöntemler kullanmamız gerekebilir.
    driver.find_element_by_class_name("")
    driver.find_element_by_css_selector("")
    driver.find_element(By.ID,value="")
    driver.find_element_by_id("")
    driver.find_element_by_xpath("")
    driver.find_element_by_name("")
    driver.find_element_by_tag_name("")
    driver.find_element_by_link_text("")

Selenium ile ilgili daha fazla bilgi için bu adresi ziyaret edebilirsiniz:
http://selenium-python.readthedocs.io/

Hangisini kullanacağımıza da Geliştirici Araçlarından bakıp karar veriyoruz.
Böylelikle Python ile otomasyon testlerine başlangıç yapmış olduk.
Başka bir yazıda görüşmek dileğiyle...





7 Temmuz 2016 Perşembe

PYTHON

Sizlerle yazdığım kodları paylaşıyorum.
Yazdığım kodlara buradan ulaşabilirsiniz:
https://github.com/Kaanthegmr?tab=repositories
Kodları zip dosyası şeklinde indirip çalıştırıp deneyebilirsiniz.
Bunlar python dilinde yazıldı o yüzden programı çalıştırmak için terminalinize "python program_ismi.py" yazmanız gerekir.

16 Haziran 2016 Perşembe

OSX SDR(Software Defined Radio)

Geçenlerde internetten bir usb sdr aygıtı aldım.Bu aygıt sayesinde
bilgisayarınızı bir radyo alıcısına çevirebilir ve hatta bilgisayarınız
REALTEK RTL2832U
üzerinden televizyon(DVB-T(karasal yayın)) izleyebilirsiniz.

Öncelikle radyo dedim fakat bu aygıt sadece radyo istasyonlarından
gelen dalgaları almıyor.Bu cihaz 0 ile 9999,900000 MHz arasındaki
dalgaları alabiliyor.Bu ne demek oluyor?
-Telsizleri dinleyebilirsiniz
-Radyo istasyonlarını dinleyebilirsiniz
-Kule telsiz veya uçak telsiz konuşmalarını dinleyebilirsiniz
-Odada bir telefon olup olmadığını anlayabilirsiniz
Ve diğer birçok frekanstan gelen dalgaları dinleyebilirsiniz

OSX

Osx için sdr kurulumunu göstereceğim.Aldığım aygıt ile ne yazık ki dvb-t kurulumunu gerçekleştiremedim.Bu aygıt ile osx'te televizyon izlemek olanaksız gözüküyor.Fakat yine de sdr ile bu televizyon kanallarını dinleyebilirsiniz.

Kuracağımız uygulamanın adı Gqrx SDR
Bu da linki:
https://github.com/csete/gqrx/releases/download/v2.5.3/Gqrx-2.5.3-2.dmg

Paketi indirin ve çalıştırıp bilgisayarınıza kurun.Şimdi aygıtı bilgisayarınıza takın.Kurup programı çalıştırdıktan sonra böyle bir pencere çıkacak.Device kısmından aygıtınızı seçip Bandwidth kısmına 0 yazın.Ok tuşuna bastıktan sonra karşımıza böyle bir ekran çıkacak.














Bu kısımda sol üst tarafta bulunan güç düğmesine bastığınızda aygıt çalışacak ve radyo dalgalarını almaya başlayacaktır.
Pencerenin sağ tarafında No limits yazan bir yer var.Bu seçeneği aktif hale getirin,böylece frekans sınırlarının da ötesine çıkmamız mümkün olacaktır.Tabiki de aygıtın da bir frekans aralığı var.
Daha sonra Receiver Options'a gelip Mode olarak WFM (mono) 'yu seçin.Bu televizyon,telsiz veya radyo yayınlarını dinlerken daha yararlı olacaktır.Burada farklı modlar da var.Eğer bir mors yayını bulursanız CW'yi seçebilirsiniz.
Programa aşina olmak için biraz kurcalayın,84.000 000 MHz yazan kısma gelip yön tuşları ile azaltıp yükseltebilirsiniz frekansı.
Telsiz yayınları genellikle 446 civarından başlar.
Televizyon kanalları için biraz daha yüksek frekansa çıkmanız gerekebilir fakat bu düşük frekansta da bulunmayacağı anlamına gelmez.
Çıkan kırmızı çizgiyi sağa sola oynatıp düzgün bir yayına getirdiğinizde ses almaya başlarsınız.

WINDOWS

Windows için birçok alternatif mevcut.
http://airspy.com/download/
http://sdr-radio.com/Software/Download1
Diğerleri için:
http://www.rtl-sdr.com/big-list-rtl-sdr-supported-software/

9 Mayıs 2016 Pazartesi

OS X EL CAPITAN DUAL BOOT

Yaptığım denemeler sonucu etkili bir çözüme ulaştım.Artık kolay bir şekilde bilgisayarımın bir diğer bölüntüsüne Linux yükleyebiliyorum.Size bunun nasıl yapılabileceğini kolay bir şekilde anlatacağım.

DİKKAT:Eğer yanlış bir şey yaparsanız diskinizi silip veri kaybına neden olabilir ve tekrardan işletim sistemini yüklemek zorunda kalabilirsiniz.


  1. İlk olarak sistem görüntüsünü indiriyoruz.
  2. Daha sonra Disk İzlencesi' ni açarak diskimizi seçiyoruz.Seçtikten sonra menüden Bölüntüle'ye basıyoruz.
  3. İstediğimiz büyüklükte bir bölüntü oluşturuyoruz.Ben 24 GB'lık bir bölüntü oluşturdum.
  4. Daha sonra BOOTABLE USB DRIVE yazımda yazdığım gibi bir kurulum diski oluşturuyoruz.
  5. Disk hazır olduktan sonra bilgisayarı kapatıp "alt" tuşuna basılı tutun.Karşınıza 3 adet disk çıkacaktır.Normal diskinizin sağ tarafında bulunan ilk diski seçin,adı "Windows" olacaktır.
  6. Karşımıza çıkan buna benzer menüden Graphical Install'u seçiyoruz.
  7. Diskleri Bölümle kısmına kadar devam edin.
  8. Bu kısma geldiğinizde bölümleme yöntemi olarak Elle'yi seçin.
  9. Daha önce oluşturduğunuz bölüntüyü göreceksiniz.Bu bölüntüyü seçip boyutunu bir 1 gb kadar azaltın.Bu azaltılmış bölümü seçerek "ext4" formatıyla formatlayın.Sonra bağlama noktası olarak "Kök dizini"'ni ("/") seçin.
  10. Diğer o 1 gb'lık bölümü de "takas alanı" olarak ayarlayın.
  11. Ayarlamayı kabul edip yüklemeye devam edin.
  12. Yükleme bitince bilgisayarınız yeniden başlatılacaktır,bu aşamada kurulum diskinizi çıkarın ve "alt" tuşuna tekrar basılı tutup çıkan ekrandaki ikinci diski seçin.
  13. Böylece bilgisayarınızın ikinci bölüntüsündeki işletim sisteminiz açılacaktır.
Teşekkürler,sorunuz varsa lütfen sorun.

4 Mart 2016 Cuma

BOOTABLE USB DRIVE



Merhaba arkadaşlar,bu yazıda bir işletim sistemini nasıl usb diske kurabileceğinizi anlatacağım.Birçok sistemle deneme yaptım ve nasıl yapıldıklarını keşfettim.Hadi önce size faydalarını açıklayayım:
  • Öncelikle usb'ler taşınabilir olduğu için sistemi istediğiniz yere taşıyıp herhangi bir bilgisayardan çalıştırabilirsiniz.Bu usb bilgisayar taşımak gibi bir şey.Mesela office uygulamalarını yüklersiniz usb'ye acil ihtiyacınız olduğunda çalıştırabilirsiniz. Usb'yi çıkarttığınız anda sistem çalışmaz hale gelir.Bu usb'ler bilgisayarda hiç yer kaplamaz,sadece bilgisayarın donanımını kullanır fakat hafıza usb'den çalışır.Bilgisayara farklı sistemler kurmak istiyorsanız böyle yapmanız daha kullanışlı.Aynı zamanda usb'yi live şeklinde yükleyerek her kapattığınızda sistem resetlenecek şekilde ayarlayabilirsiniz.
Gerekenler:
1.İşletim sistemi iso dosyası
2.16 gb Usb disk(8 de olur fakat 16 ideal)

Haydi başlayalım

LINUX

İlk yapmamız gereken işletim sistemini indirmek.

Siteye girdiğinizde bilgisayarınız için uygun olan 64 veya 32 biti seçip indirin.TLS veya son sürümün farkı olmayacak,istediğinizi seçebilirsiniz.

Siteye girince çıkan Kali Linux 64  bit veya Kali Linux 32 bit 'ten birisini seçip indirin.

Sonrasında uygulamalardan terminali açın.
Terminale "curl -s -L http://sourceforge.net/projects/refind/files/0.8.3/refind-bin-0.8.3.zip -o refind.zip" yazın


Dosya indirildikten sonra işlem sisteme göre değişiyor.

Eğer mac kullanıyorsanız şunları yapmalısınız:
1.Usb'yi bilgisayara takın.
2.Uygulamalardan Disk İzlencesi'ni açın.
3.Sol taraftan diskinizi seçin.
4.Diski seçtikten sonra sil'e tıklayın.Aman dikkat yanlış diski silmeyin.
5.Silerken biçimden MS-DOS(FAT)'i seçin ve düzen olarak GUID Bölüntü Haritasını işaretleyin.
6.Silme işlemi bittikten sonra uygulamalardan Terminal'i başlatın.
7.Terminale "diskutil list" yazın,tırnaklar olmadan.
8.Çıkan metinde kendi diskinizin adını bulun ve adresini not alın.Bu durumda benimki mesela
"/dev/disk2" olarak görünüyor.Eğer yanlışı seçerseniz çok kötü sonuçlar doğabilir.
9.Terminale "diskutil unmount /dev/disk" yazın,diskten sonra not aldığınız adresi yazın,yani disk yazısının sonuna sayıyı ekleyin.
10.Eğer uyarı verirse terminale "diskutil unmountDisk /dev/disk" yazın.Tekrar diskten sonra kendi sayınızı ekleyin.
11.Bu aşamadan sonra indirdiğiniz iso dosyasını Masaüstüne taşıyın.
12.Terminale "cd Desktop" yazın.
13.Son olarak terminale " sudo dd if=ubuntu-14.04.4-server-amd64.iso of=/dev/disk2 bs=1m "
if= 'den sonraki kısıma iso dosyasının tam adını yazın.
of= 'den sonraki kısıma ise usb'nin sahip olduğu konumu yazın.
14.Son komutu girdikten sonra işlem tamamlanana kadar hiçbir mesaj çıkmayacaktır.
İşlem tamamlandığında bunun gibi bir mesaj çıkacak:
2911+1 records in
2911+1 records out
3053371392 bytes transferred in 2151.132182 secs (1419425 bytes/sec)
Artık usb'nizi çıkartabilirsiniz.Şimdi bilgisayarınızı kapatın.Usb'nizi takın ve bilgisayarınızı çalıştırın.
Bilgisayar açılırken güç tuşuna bastıktan sonra alt(Option) tuşuna basılı tutun.Ekranda 3 disk gözü
kecektir.Soldan ikinci olanı seçin.Biraz sonra bir ekran çıkacaktır.Çıkan ekranda ubuntu'yu kur gibi bir şey çıkacaktır,ya da sadece kur yazar.Basın ona çıkan ekranda usb'nizin olduğu diski seçip kura basın ve yönergeleri ilerliyip işlemi bitirin.Artık bu usb'yi her bilgisayara takıp boot menüden seçip çalıştırabilirsiniz.Mac'de çalıştırmak için yine alt tuşuna basıp usb seçilmelidir.

Bu işlemi windows'ta yapmak istiyorsanız Windows Disk Imager'ı kullanarak iso dosyasını usb'ye yazın,işlem tamamlandığında bilgisayarı kapatıp F12 veya F9'a basarak Boot Menu'den usb'yi seçin.Karşınıza çıkan ekranda sistemi kura tıklayıp disk olarak usb'nizi seçin ve yönergeleri takip edip yüklemeyi tamamlayın.İşlem tamamlandıktan sonra Boot Menu'den usb'nizi seçerek linux sistemini bilgisayarınızda çalıştırabilirsiniz.

OSX

Mac'inizdeki App Store'dan son işletim sistemi yükleyicisini indirin.Şuan en son El Capitan var.Sonrasında Disk İzlencesi'nden diskinizi silin.Silerken biçimden MS-DOS(FAT)'i seçin ve düzen olarak GUID Bölüntü Haritasını işaretleyin.İndirme işlemi bitince uygulamayı açın,ilerleyin disk seçme bölümüne gelince usb'nizi seçip yükleme işlemini gerçekleştirin.

Bunun için bir yol daha var,bilgisayarı kapattıktan sonra command,alt ve R tuşlarına aynı anda basın.Internet Recovery başlayacaktır.Çıkan ekranda internete bağlandıktan sonra sistemi kura basın.Disk seçme bölümünde sıfırladığınız usb'yi seçin ve her şey doğru giderse sistem usb'ye kurulacaktır.Kurulduktan sonra alt tuşuna basarak sitemi açın ve diski seçin.Karşınıza sistem başlangıcı çıkacak,son ayarları yaptıktan sonra da sitem hazır hale gelecek.Sanırım bu usb sadece Mac'lerde çalışıyor.



19 Şubat 2016 Cuma

ZAMAN VE MEKAN


(Bu yazdıklarım sadece aklımın bir ürünüdür,yazdıklarıma inanabilirsiniz,karşı çıkabilirsiniz;fakat bu düşünceleri yok edemezsiniz.)

Zamanın varlığını hepimiz merak etmişizdir.Zamanı zaman yapan,yaptığımız hareketleri bir sıraya koyan bir mekanizma var mı?Zaman neyden ibaret ve zaman diye bir şey var mı?
İşte sormamız gereken sorular bunlar,hiç düşünmeden duvardaki yelkovana zaman diyoruz.Bize hollywood filmlerinde gösterilen olaylara hemencecik biz de inanıyor ve işte bu zaman,zaman böyle işler,zaman 4.boyuttur diyoruz.Fakat siz hiç bu kurgu olayları bir kenara bırakıp yalnızlığın içinde hiç evreni ve zamanı düşündünüz mü?Zaman hiç bize gösterildiği gibi değil.

Zamana 4.boyut diyenler bence yanılıyorlar.Kanımca sadece 2 boyut var ve bunlar da en boy derinlik olarak adlandırdığımız ve evreni gözümüzün gördüğü bir şekilde tanımlanmış hali değil.En boy derinlik sadece bir yanılgıdır.Böyle düşünürsek hata yapmış oluruz;çünkü bu sadece gözümüze göre evreni şekillendirmemizdir.Yani kulağımla duyduğumuz sesler de mi başka bir boyut?Böyle gidersek her bir duyu organımız için bir boyut oluşturmamız gerekir.Onlara göre evren duyumsandığı kadar boyutlanır.Fakat hayır,bence sadece 2 boyut var.Biri madde ve diğeriyse enerji.Enerji maddeyi etkileyebilir,öyleyse iki boyut birbiriyle etkileşim içersinde.Zamansa bir boyut değil hatta zaman olarak düşündüğümüz şey aslında bir hiç,sadece bizim yarattığımız bir biçimlendirme,ölçme şekli.

Bu düşüncelerin hepsi bir gün okul yolunda karşılaştığım bir olay sonrası meydana geldi.Bir kış sabahı tünele binmiş soğuk havada çıkan soluğumla beraber sürenin bitmesini bekliyordum.Süreyi sürekli izliyordum,saniyeler yavaş yavaş azalıyordu fakat sonrasında sıkıldım ve daha 5 dakika kala pencereye döndüm.O sırada başka insanlar tünele binmeye başladı.Sabah erken bir saat olduğu için çok fazla insan yoktu ortalıkta.Tekrar saate baktım,3 dakika kalmıştı,yanımın boş olduğunu gördüm ve tekrar geri pencereye baktım.O sırada bir şey oldu,sanki ben yavaşlamıştım(bunu sonradan anlayabildim).Yaşlı bir teyze hızlıca yanıma oturdu,onun bana hızlıca çarpışını hissettim.Yerine oturmuştu ve aniden siren çaldı ve tünel kalktı.Şaşkınlık içinde tünelin içine bakıyordum.Zaman hızlı bir şekilde ileriye gitmişti.Bu kitap okurken zamanın hızlıca geçmesi olarak tanımlayabileceğiniz bir şey değildi.Ben o sırada her şeyin farkındaydım,hiçbir düşünceye dalmamıştım,sadece camın yansımasına bakıyordum.Daha 3 dakika olmasına rağmen 1 saniye içinde yanımda hızlıca yaşlı bir teyze belirmiş ve tünel kalkmıştı.Daha 3 dakika beklemem gerekirdi fakat hayır 1 saniye içinde tünel kalkmıştı.Yaşanan şeye bir anlam verememiştim.Fakat hayal görmediğimden de oldukça emindim.Her şey gözümün önünde olmuştu,zaman ileriye gitmişti,daha doğrusu ben zamanda ileriye gitmiştim.Tünelden indikten sonra okula doğru yürüdüm,yürürken de bu olanlarla  ilgili düşünmeye başladım.Zamanda ileriye gitmiştim,fakat ben yavaş ve diğerleri çok hızlı hareket etmişti.Bunu tetikleyen neydi?Ve böylece zaman üzerine düşünmeye başladım.Okula vardığımda bir çok şey kurgulamıştım aklımda,bu düşüncelerin zihnimde unutulmasını hiç istemiyordum.Bu yüzden elime geçen ilk kağıt parçasını alıp yazmaya başladım.Yazdım da yazdım 3-4 sayfa boyunca kustum,düşünce kustum.Ve sonunda yaşadıklarımı açıklayan bir yazı vardı karşımda,zamanı açıklayan.

Her şey maddenin hareketiyle ilgilidir.Kinetik enerji,bütün hareketlerin temelidir,her değişimin ve etkileşimin.Mekandaki cisim hareket eder ve biz sadece hareket edebiliriz.Düşündüklerimiz yaptıklarımız hepsi bir hareketin sonucudur.Evrendeki her şey atomlardan hatta daha da küçük olabilecek yapıtaşlarından oluşmuştur.Yani evrendeki her maddedin kendine özgü bir oluşu,yapısı vardır.

Bir mekanda bir cisim durduğunu hayal edelim,eğer bu cisim 2 metre ileri hareket ederse hareketinin sonunda cismi 2 farklı yerde görmeyiz.Cisim hareket özelliğine sahip olmakla beraber evrende bir konuma sahiptir.Varolmak için buna ihtiyaç duyar.Bu bir koordinat gibidir,hareket gerçekleştirdiğimiz ölçüde değişir.Bu konum o cismin varlığını belirler,gösterir.Eğer bu cismin bir konumu olmasaydı bu cismin varlığından şüphelenirdik.

Eğer böyle düşünürsek cisim iki farklı yerde olamaz(yoksa olabilir mi?İleriki yazıda açıklama yapacağım)fakat cisim yer değiştirebilir.İşte bu cisimlerin,varlıkların,her maddenin konum farklılıkları bizim "zaman" olarak algıladığımız şeyi oluşturur.

Aslında "zaman" diye bir şey yoktur.Zaman başlı başına bir olgu,oluşum değildir.Zamanın boyutu gibi bir 4.boyut da yoktur.Zaman;maddelerin konum,hareket ve yapısal değişimlerinin farkıyla ayırt edilir.Eğer hareket yoksa zaman da yoktur.

Zaman hareket sonucu algılanabilir.Fakat bu her zaman ileri gitme gibi bir hareketin sonucunda olmaz,bu diğer hareket biçimine de yapısal değişim adını veriyorum.Yapısal değişimler maddenin hal değiştirmesine dayanır.Bu olayda da bir hareket vardır.Madde hal değiştirirken atomlar hareket eder aslında atomlar sürekli hareket etmektedir.Bu hareketleri sayesinde de zaman oluşur.Eğer atomlar dahil hiçbir şey hareket etmeseydi zaman oluşamaz,evrendeki her şey donup kalırdı.Mesela çocukluktan itibaren büyümemiz bir yapısal değişimdir,kemiklerimiz büyür vb.Bu değişimlerin sebebi de harekettir.Vücudumuzda kanımız hareket eder,mineralleri,vitaminleri,enzimleri taşır yani onlar da hareket eder bu şekilde de büyürüz.Aslında düşünmemiz de bir hareket sonucudur,beynimizdeki sinirlerden geçen her bir ileti hareket etmektedir.

Madde ve enerjiyse birbiriyle etkileşime geçme özelliği dolayısıyla her zaman birbirini etkilerler ve bu bir değişim yaratır.Böylece ikisi de birbirini değiştirerek,etkileyerek sürekli hareket eder.

Zaman dediğimizde geçmiş,gelecek,şimdi yoktur aslında.Bunların hiçbiri gerçek değildir.Tek zaman şimdiki zamandır.Her şey şuan gerçekleşmektedir.Olan biten her şey şimdiki zamanda gerçekleşmektedir.Şimdiki zamanda madde hareket konum değiştirmekte ve yapısal değişime uğramaktadır.Yani eğer durarak her saniye geleceğe gidiyoruz dersek hata yapmış oluruz.Önümüzde bir gelecek yoktur,yani zaman hareket etmemektedir.Zaman sabittir,hareket etmez,şimdiki zamanda durur.Hareket eden,değişen şey maddedir.

ZAMANDA YOLCULUK


Zamanın sadece tek bir nokta olduğu,sadece şimdiki zamanın var olduğunu söylememiz zamanda yolculuğun yalan olduğu anlamına gelmez.Zamanda yolculuk mümkündür fakat sizin düşündüğünüz şekilde değil.Zamanda yolculuk demek hızlıca bir değişim geçirmektir.Mesele geleceğe gitmek istiyorsunuz,yani geleceğe gittiğinizde uçan arabalar,yeni binalar vs. olacağını hayal ediyorsunuz.Bunun olması içinde zamanın geçmesi,insanların bunları inşaa etmesi gerekiyor.Yani eğer siz sabit durursanız ve sizin dışınızdaki her madde hızlanırsa,hızlıca hareket etmeye başlarsa aslında geleceğe gidiyor olursunuz.Siz durmaktasınızdır,normal hızınızla durursunuz fakat diğer her şey muazzam bir hızla hareket etmektedir.Bir bakarsınız bir çırpıda yeni binalar oluşmuş,bir bakarsınız güneş hemen doğuyor ve batıyor.Bir bakmışsınız aradan 100 yıl geçmiş.Fakat size göre daha sadece 10 saniye oldu.İşte bu zamanda geleceğe gitmenin yoludur.
Bir maddeye enerji vermeye başlayalım,ilk enerjiyi aldığında cisim hareket etmeye başlar ve biz o cisme enerji verdikçe madde hızlanır.Hızlandıkça hızlanır,biz ona enerji verdikçe.İşte zamanda yolculuk yapmak istiyorsak da bunu yapmalıyız.Kendimiz hariç evrendeki her şeye enerji vermeliyiz ki onlar hızlı bir şekilde hareket edip zamanda hareket etmemizi sağlasınlar.Tabi ki evrendeki her şeye enerji vermek için muazzam ve bizim akıl erdiremeyeceğimiz kadar enerji gerekir.Bunu sağlamamız da imkansızdır.Fakat tüm evrene enerji vermek yerine belirli bir bölgeye enerji vermemiz yeterli olabilir.Mesela sadece kendi dünyamıza versek belki de yeterli olabilir.Bu zamanda ileri gitme şekline de "Bölgesel Zaman Hızlandırma" adını veriyorum.Böylece bizi ilgilendirmeyen yerlere boşuna enerji vermemiş oluyoruz.Fakat bölgesel zaman hızlandırmasının da beraberinde getirdiği bazı sıkıntılar var.Eğer sadece dünyamızı hızlandırırsak,aşırı hızlanmış dünyamız güneşin rotasından sapıp başka gezenlere çarparak toplu bir yok oluşa sebep olabilir.İşte bu yüzden bu seneryoların bilincinde olup ona göre enerji vermemiz gerekiyor.Eğer dünyayı hızlandıracaksak onun yerine evreni hızlandırmak zorunda kalıyoruz.Bu yüzden bu kadar büyük şeyleri hızlandırmadan önce küçük şeylerde deney yapmamız daha uygun olur.

Peki ya zamanda geriye gitmek için ne yapmamız gerek?İşte bu biraz zorlu olan.İleri gitmek kolaydı,sadece enerji verdik.Peki ya şimdi de enerji mi almalıyız?Bu pek de öyle işlemiyor.Eğer bir cisimden enerji almaya başlarsak cisim yavaşlar ve enerjisi kalmayana dek sürdürürsek sonunda cisim durur.Peki bu durmuş cismi enerji vermek için zorlarsak ne olur?Belki de cisim yaptığı hareketleri geriye doğru yaparak bize enerji vermeye çalışacak.Belki de iki yönlü bir hareket şeması var:"Ters Hareket" ve "Düz Hareket".Fakat bu teoriden pek de emin değilim.O yüzden çok üstünde durmayacağım.Fakat temelde zamanda geriye gitmek için yapmamız gereken her şeyi istediğimiz andaki yerlerine koymaktır.Bu düşünüldüğü kadar kolay değildir.Bu birkaç nesneyi geriye koymakla bitmiyor.Çünkü sürekli hareket eden bir sürü şey var,şimdiki zamanda değişen bir çok şey var;gözümüze gelen her bir ışık ışını,beynimizden geçen her bir ileti,atomlarımızın her bir hareketi,kanımızın akışı.Bunların her birini eski hallerine yerleştirebilirsek zamanda geriye gitmiş oluruz.Fakat bu şekilde hareket etmelerinin sağlayacak bir güç yok.

Zaman dediğimiz şey bir konumdan diğer konuma geçerken geçen süre.İşte bu zaman veya saat,biz bu süreleri ölçmek için dakika,saat gibi şeyler oluşturmuşuz.Bu noktada da bir çelişki doğuyor.

Bir cisim düşünelim.A konumundan B konumuna hareket ediyor ve bu yolculuk 1 dakika sürüyor diyelim.Şimdi cismi hızlandıralım,bir sonraki yolculuk 50 saniye sürsün.Hızlandırmaya devam edelim,yolculuk süresi giderek azalacaktır.Ta ki 0'a gelene kadar.Bir süre sonra cisim o kadar hızlanacak ve A'dan B'ye gitme süresi 0 olacak.Fakat eğer böyle olursa aynı anda hem A'da hem de B'de olmuş olur;çünkü yolculuk süresi 0,iki yere de 0 sürede gidiyor,iki yerde de aynı anda oluyor.Fakat ilk başta dediğimize göre bir cisim aynı anda iki farklı yerde birden olamaz.Yani ya dediğimiz kanun yanılıyor ya da cisim asla 0 süresine ulaşamaz.Ve böylece bu çelişkinin ötesine geçebiliriz.

Zaman böylece farklı bir şekle büründü akıllarımızda
Düşüncenin gücü bizi ayakta tutar,basmakalıp öğretilmiş şeyler değil
Her yeni fikir aklımıza geldiğinde veya bir düşünce birliğine ulaştığımızda mutlu oluruz biz
Düşünmekten vazgeçemeyiz,ne kadar dışlansak da dünyadan

Anlatmaya yetebilir mi ki ömrüm
Aşkın gönlümde bir diyardır
Kalp şiir yazmak için
Şiir de kalp için vardır

Şiirlerim düşüncelerime
Düşüncelerim şiirlerime hücum eder
Beni var eder bu sonsuz bedel


18 Şubat 2016 Perşembe

Dehlizde Giden Adam

Deniz dendi mi, kimi oraya kimi buraya akan sular durmaz, tersine, hep bir olur, bir kıyıya yönelirdi, ister kumluk, ister çakıllık bir kıyıya... Durmaz olurdu delikanlı. Denizi öylesine severdi. Gider çakıllara uzanır, denizin yüzünde gerinir, sularda kulaç atar, kumlarda yatardı sere serpe. Yaşamak demek, yazsa denize gitmek, kışsa deniz aylarını beklemekti ona göre.
On dokuz yaşına bastığı yılın yazında gene denize gitti. Kayalık bir adanın çakıllık bir kıyısına... Havanın titreştiği, denizin ayna gibi güneşin bütün sıcağını yansıttığı bir gündü. Yüzdü, çakılların üzerine uzandı, güneşlendi, kalkıp giyinince de, hemen evinin yoluna düzülmedi, kıyı boyunca biraz gezip dolaşacağı tuttu. Çakıllığın sona erdiği yerde, tepeden yuvarlanmış, denizde parçalanıp ufalanmış koca bir kaya yığınına geldi dayandı. İçi bir tuhaf oldu. Yol yoktu. İlle de öteye geçmek istiyordu oysa. Nasıl geçsin? Akıllı bir adam geçmeğe kalkmazdı ya öteye, hani, geçmesi gerekiyorsa, geldiği yerden döner, çevre yolunun alt ucunda çakıllıktan çıkıp adanın, kayalığın hemen üstünde sivrilen, tepesine tırmanır, tepeden denize doğru inen bu kaya damarının öte yanında kıyıya ulaşacak bir yol arardı. Bulursa ne âlâ, bulamazsa geldiği gibi döner, inerdi tepenin ardında kalan iskeleye. Gel gelelim, bu delikanlı akıllıca bir kişi değil besbelli. Üşendiğinden de değil ya, böyle akıllılıkları usluca davranışları gereksiz saydığından... Buranın tek yolu, kese yolu, denizden geçer diyerek pabucunu çıkardı, eline aldı/paçaların, kıvırıp sıvadı, yürüdü denize. Gerçi kayaların arasında su epey derindi, o aralıklara düşse sırılsıklam olurdu üstü başı; ama dikkatle kayadan kayaya sekti, sıçradı, tabanlarını doğrayacak kavkılara basmamağa çalışa çalışa, gene de ayaklarının altı sızlaya kanaya, en uçtaki kayaya ulaşıp tırmandı üstüne. Soluk aldı. Bayağı yormuştu onu bu cambazlık. Havlusuyla donunu ensesinden aşağı göğsüne doğru sarkıtmıştı biribirine bağlayıp, ama pabucunu elinde tutmak dertti; kayalığın öte yanını görüyordu çünkü şimdi.
Buraya gelesiye, kayalar atlangıç gibi sıralanmıştı sanki, şimdi anlıyordu; çektiği güçlük bir şeycik değilmiş... Önce, «dönsem artık,» diye şöyle bir geçirdi aklından, sonra utandı böyle düşündüğü için, kemerini çıkarıp ayakkabılarım, donuyla havlusunu bağladı, sırtına attı, kemerin ucunu ağzına alıp dişleri arasına sıkıştırdı. Dikkatle indi kayanın üzerinden; suyun az altında, kayanın tabanında ufak bir düzlük vardı, oraya bastı.
Ne var ki, ötesi, kıyıya dek uzanan suydu. Kayalığın bu yanı dümdüz duvardı. Ayak basacak, el tutunacak bir tek çıkıntıcık görünmüyordu. Kıyı yirmi beş, otuz metre uzaktaydı. Ufacık bir kumluktu bu, kumu incecik görünen, pırıltılar içinde... Ama buraya kimse gelmezdi adadan, gelemezdi, her yanı kaya duvarlarıyla -dümdüz, cilâlı gibi kaya duvarlarıyla çevrili olduğu için... Yanaşılsa yanaşılsa buraya ancak denizden yanaşılabilirdi. Deniz de derindi yürünecek gibi değildi. Soyunsa, kıyıya çıksa, biraz daha güneşlenirdi ama gene bu yoldan dönmesi gerekecekti Hem kayanın üzerinde bırakacağı giysilerini bir esinti denize at mağa yeter mi yeterdi. Keyfi kaçmıştı delikanlının dönmekten başka çıkar yol yoktu.
Yok muydu?... Tam başını çeviriyordu ki, dibinde durduğu kayanın hemen arkasında, dümdüz duvarın kayaya bakan yüzünün denizle birleştiği yerde, ufakça bir kovuk çarpıvermişti gözüne; mağara ağzına benzeyen bir kovuk. Mağara ağzıydı bu, muhakkak; kara kara gülüyordu da sanki bu mağara ağzı; delikanlının da yüzü güldü; girer bakarım, diye düşündü, kayanın içinden tepeye çıkacak bir yol var gibiyse, ilerlerim, değilse dönerim, ne olur sanki?... Delikten içeri girmesi biraz güç oldu. Çömeldiği için kıçı, su derince olduğu için paçaları ıslandı. Ama delikten içeri girince doğrulabildi. Uzun boylu olduğu halde, kaya tavam, başının dört karış üstünde uzanıyordu. Taban soğuktu, iyice kuru olduğunu görünce de ayakkabılarını kemerden çıkardı, giydi. Havlu ile donu, gene kemerle bağlı, sırtında götürüyordu. Arkasına dönüp baktı. Dehlizin ağzı epey geride kalmıştı şimdi. Ama gene de yeterince aydınlık geliyordu dehlizin içine. Buna aklı pek ermedi. Bir daha baktı ardına. Işık başka yerden gelmiyordu. Tuhaf! Şimdi, biraz uzaklaşınca, ışığın ağızdan gelip doğrudan doğruya vurduğu yerde, duvarın üzerinde, harfe benzeyen birtakım çizgiler seçebiliyordu. Dikkat etti, birkaç adım yaklaşarak baktı; evet, bir yazı, «GİRMEYİNİZ» diye bir yazı yazılmıştı duvara. Yazılalı epey olmalı ki yazılar silikleşmişti. «Belediye mi yazmış ola?» diye düşündü, güldü delikanlı, omuzunu silkti, yürümesini sürdürdü.
Eve gitmeği, vapura binmeği, iskeleye inmeği, çakıllığa çıkmağı, hep unutmuştu; bir tek düşüncesi vardı şimdi; bu dehliz kapanana dek yürümek... Ya bir mağaraya açılırdı, ya adanın başka bir yerine çıkardı; ya da çıkmaz sokaklar gibi, kapanırdı; o zaman da geri dönerdi delikanlı. Ada boyunca uzansa bile bu yol, iki saatten çok sürmemeliydi sonunun, ucunun bulunması.
Neden sonra, ileride hafif bir aydınlık görür gibi oldu. Adımlarını hızlandırdı. Gerçekten, ileriden belli belirsiz aydınlık geliyordu. Ardına baktı, oralardan aydınlık artık gelmiyordu hiç. Dümdüz, ileriye doğru yürümüştü o ana dek, köşe dönmemiş, yolun kıvrıldığının hiç farkına varmamıştı. Dönmüş de yolun ağzına doğru yürüyor olamazdı bu durumda. En iyisi ışığa doğru gitmekti.
Işıklı nokta yaklaştı, yaklaştı. Delikanlı bir de baktı ki bu nokta ışık falan vermiyor. Bir çelik levha var burada, kayaya çakılı, çok daha uzaktan gelen bir ışığı yansıtıyor. Çelik aynanın yanında, hafif aydınlıkta bir yazı daha seçti gözleri duvarın üzerinde: «GİRMEYEYDİNİZ» diyen bir yazı. İçerledi. İlk yazıyı, haydi, Belediye yazdırmış olsundu. Bunu ise, girip çıkmış, tatsız şakalara meraklı biri yazmış olacaktı. Peki ama o çelik levha? O ayna? Aynayı oraya kim çakmıştı ki? Hem Belediye buraya girilmesini tehlikeli buluyorsa yolun ağzına bir parmaklık yerleştirir, çıkardı işin içinden.
Delikanlının kafası rahat etmiyordu. Girecek, gidecek, yürüyecek, ışığın geldiği yeri, yani çıkışı, bacayı, kapıyı, neyse, bulacaktı.
Loşlukta yürüdü, yürüdü.
Yoruldu bir ara, saatine baktı, on ikiyi gösteriyordu. Öğle vakti çoktan geçmişti bu yola girdiğinde. Gece yarısı olamazdı, o kadar da yürümemişti. Hem ileride, çok ileride, gene cansız bir ışıma belirir gibiydi. Ayna da olsa, gene gün ışığını yansıtıyordur, diye düşündü. Ama yürüyecek hali yoktu. Oturdu. Taban soğuk değildi burada. Hava da ılık gibiydi.
Silkinerek uyandı. Biri dürtmüş gibi. Bakındı. Uykunun karanlığından sonra ortalık daha bile seçilir olmuştu Saatine baktı. Hâlâ on ikiyi gösteriyordu ama işliyordu Kurmağa kalktı. Kurgusu bitmek şöyle dursun, yeni kurulmuş gibiydi. Kalktı, yürümeğe başladı.
Karnı acıkmıştı. Ne zaman uyku uyuyup kalksa acıkırdı zaten. Hem öyle böyle değil. Kurtlar gibi. Gam sıkılmağa başladı. Uzamıştı bu iş. Hem uykuya varmak için çömelip yere oturduğu zaman geliş yolu, gittiği doğrultu biribirine karışmıştı. Dönmek istese bile ne yana gitmesi gerekeceğini kestiremiyordu. Solgun da olsa ışığın göründüğü yana doğru yürümekten başka yolu kalmamıştı bu işin.
Canı sıkılıyordu. Acıkmıştı. Bir şeyler olmalı, bu yolun sonunu bulmalıydı. Yoksa...
Yoksa, diyor, sonunu getiremiyordu. Ürkek, korkak değildi. Ama...
Epey yürüdükten sonra ışıklı noktaya vardı. Bu da bir çelik aynadır demeğe kalmadan, şaşırdı; buradaki ayna değil, yiyecek makinesiydi. Hani deliğinden para atılıp düğmesine basılınca, kolu oynatılınca, içindeki yiyeceklerin bir tepsi içinde müşteriye sunulduğu makinelerden... Güldü bu işe, cebinden bir yirmibeşlik çıkarıp deliğe attı, kolu oynattı. Seçmeli makine değildi bu. Hem yirmibeşlikle işlemesi de tuhaftı. Ama daha tuhafı, tepsinin içinde, cızır cızır, taze taze bir tabak balık tavası durmasıydı şimdi. Makinenin yanındaki kutuda plastik torbalar içinde ekmekler, tuz, biber, limon vardı, çatal bıçak vardı.
«Anlaşıldı,» dedi delikanlı, «bir turist çelme numarası bu... Hele hele...» Tabağındaki yazıları okudu. Kılçıklar makinenin altındaki oyuğa atılacaktı. Tabakla çatal bıçak, makinenin üstündeki kutuya bırakılacaktı. Sonra makinenin sol alt ucundaki kol çekilecekti. Yaptı bu söylenenleri. Oyuk kılçıkları emdi, kutu bulaşığı yuttu. Ekmekler üzerine bir şey söylenmiyordu. Cebine attı artan parçayı, yolda acıkırım, yerim diyerek.
Ama ortada turist yoktu, kimsecikler yoktu, yapayalnızdı. Bu makineden başka birinin de yararlanıp yararlanmadığını merak etti.
Saati hep on ikiyi gösteriyor, işliyor ama kurgusu boşalmıyordu.,
Ansızın bir şey ansıdı. Sanki pek geride, pek uzakta kalmış bir şey. Belki de gerçekten pek uzaktı bu ansıdığı an. Biliyor muydu ne zamandan beri bu dehlizde yürümekte olduğunu? Vaktini, saatini, gününü şaşırmış değil miydi?
Ansıdığı şuydu: Kıyının ucuna yürüyüp karşısında kayaların duvar gibi yükseldiğini görünce, içi bir tuhaf olmuştu. Niye öyle bir şey duymuştu, anlamağa başlıyordu şimdi. Denizin, çevren çizgisinin saltık yataylığına baka baka dünyada bir başka boyut olduğunu unutmuştu sanki. Duvar, karşısına çıkınca, bu unuttuğu boyut yeniden bir gerçeklik oluvermişti, hem yüzüne çarpacak denli yakın, aşılmaz, gönül bulandırıcı... Şimdi şimdi anlıyordu bu duyguyu. Çünkü ne zamandır boyutsuz, kimsesiz bir dünyada ilerlemekte olduğu düşüncesi yavaş yavaş kafasında, gönlünde, biçimleniyor, bilinçleniyordu.
Güldü bir yol. «Korkuyorum,» dedi ardından, «korkmasam gülmeğe kalkmazdım buna. Korkuyorum. Ama yürümekten başka bir şey yapamayacağıma göre...» Yürümekten başka bir şey yapabileceğini düşünemiyordu artık. Yürüyecekti. Bu yol da sağa sola çatallanmadığına, kendisine bir yol seçme olanağı bile vermediğine göre, gidecekti, sonunu bulasıya, ya da, olur a, başına, yola çıktığı noktaya, denize açılan ağza, dönesiye...
Gidiyordu. Ötelerde bir ışık vardı. Orası muhakkaktı. Makineler, çelik aynalar, bir ışığı yansıtıp duruyordu, bir yerlerden gelen ışığı. Acıktıkça karşısına bir makine çıkıyordu. Cebindeki ufaklıklar bitmişti bir ara. Ama büyük para da atsa, küçük para da atsa, karnını doyuracak yiyecekler -ne az ne çok, ama doyuracak kadar-çıkıyordu bu makinelerden. Kiminden tuzlu, kiminden tatlı, kiminden su, kiminden ayran, kiminden balık, kiminden sebze
Cigara makineleri de vardı. Bir ara, ufaklığı bittiği sıra «Bir para makinesi eksik galiba» diye geçirdi içinden Çok geçmeden para makinesi de çıktı karşısına. Cebindeki iki on liralığı attı içine, iki cep dolusu beş kuruşluk çıktı makineden. Ama onlar da bitti yolda gide gide.
Acıkmalarını, yediği yemekleri ölçü olarak alsa, bu yolda bir yıla yakın bir süredir yürüyor gibiydi ama bir yıl mı, bir hafta mı, bilecek, kestirecek durumda değildi ki...
Uykusu gelip yolun kıyısına uzandıkça yönünü şaşırmamak için hep başını gidiş doğrultusuna çevirmeğe dikkat ediyordu.
Sakalı uzuyordu uykusu geldiği zamanlar. Sonra, kalktığında eliyle yüzünü yokluyor, yeni traş olmuş gibi duyuyordu derisini.
Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı," eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün, yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, ansımıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacaktı, onu da bilmiyordu ya...
Işığa varmak için... Çelik makinelerde yansıyan ışığa değil, gerçek ışığa varmak için...
Arada bir duraklıyordu yürürken. Gerçek ışık neydi ki? diye soruyordu kendi kendine. Soruyordu ya, karşılık veremiyordu bu sorusuna. Neydi? Nereden gelirdi? Ne olacaktı? Bu soruları bile unuttuğu bir noktaya varıp dayanmıştı herhalde, sormadı artık kendi kendine herhangi bir şey...
Yürüdü.
Parası çoktan bitmişti ama makineler parasız veriyordu artık yiyecekleri. Yolun düzgünlüğünden canı sıkıldıkça dayanıveriyordu eliyle duvarların birine, bunu da neden sonra öğrenmişti; dayanınca duvarlar dalgalanıyor, büksülleşiyor, köşeleniyordu. Sonra sonra düzeliyordu gene.
Yürüyordu. Işık daha yakına gelmiş değildi. Hâlâ makineden makineye yansıyordu. Ne var ki, gözleri alışmıştı bu dehlizin karanlığına. Işık bolmuş, her yer aydınlıkmış gibi geliyordu ona artık. Ama ışığın nerede olduğunu biliyordu daha. Bildiği için de yürüyordu. Yürüyebiliyordu. Ulaşacaktı ışığa.
Makinelerin seyrelmeğe başladığı, kafasına dank etti bir ara. Kaç zamandır acıkıyor, ayakta duramayacak hale geliyor, düşüp kalkıyor, ondan sonra ancak, bir yiyecek makinesine varabiliyordu. Boğazı kurumadan, gözleri zonklamadan su makinesine ulaşamıyordu.
Adımlarını hızlandırmağa karar verdi. Neredeyse koşuyordu artık. Ama makineler hep daha uzaktaydı, hep daha büyük aralıklarla çıkıyordu karşısına.
«Öleceğim,» dedi bir ara, «bu yol insanları öldürmek için böyle yapılmış olacak...»
Ölmüyordu. Ölmemek için koşuyordu da, hızını durmadan artırıyordu.
Tıkanıyor, duraklıyordu ara ara. Ama «koşmalı,» diyordu ardından, «koşmalı, yetişebilmeliyim bir makineye, ölmeden, bitkin düşmeden...»
Artık ışığa varmağı bile düşünmez olmuştu. Işık sonradan düşünülecek şeydi. Makineler. Makineler. Varsa yoksa onlar. Ölmemek için makinelere ulaşmak gerekti.
Ama makineler seyreldikçe ışık da artıyor gibiydi sanki. Bunu, derisinin ağartısından anlıyordu. Elleri, kollan ağarıyordu gitgide; makineleri artık yansıttıkları ışıktan değil, karaltılarından seçebiliyor gibiydi.
Duvarlar sertleşmişti. Yol artık dümdüz uzanıyor durmadan yokuş yukarı çıkıyordu. Dümdüz uzandığım ayaklarıyla değil, gözleriyle görüyordu şimdi. Işık çok artmış demekti bu. Makineler seyreldikçe seyreliyordu Koştukça koşuyordu o da Ama ışığı, gerçek ışığı seçer gibi oldukça, makineleri unutmağa başladı. Birini atladı bile bir ara ötekine doğru koştu. Işık görünüyordu artık. Yolun sonu gözükmüştü. Kalıbını basabilirdi buna.
Ama şimdi, ışık arttıkça, uyuyup uyanıp ışığın hep yeğinleşerek orada, yolun ucunda durduğunu gördükçe kafasının içinde tuhaf bir bulantı duyar olmuştu. Gönlünde değil, beyninin içinde bir bulantı.
Bir daha uyudu kalktı. Işık daha da artmış gibiydi. Işıkla birlikte başka bir şey geliyordu artık. Neden sonra anladı. Hava, yel gibi bir şeydi bu gelen. Koştu, koştu, daha koştu. Yelle birlikte bir koku da geliyordu şimdi. Ansıyamadı önce, sonra ansızın «çiçek kokusu» diye bağırdı. Sesi çınladı dehlizde. Unuttuğu sesi. Diş diş sesi. Aklından çıkmış ne kadar şey varsa geri geliyordu şimdi. İnsanlar, başkaları, kalabalıklar... Arıları ansıyordu. Arıların çiçeklere çokuşmasını... Sinekleri; sineklerin tatlıya üşüşmesini... Kuşların konup kalkmasını ansıyordu. Yemiyordu, içmiyordu, makineler var mıydı, yok muydu, farkında değildi. Bir delik büyüyordu uzakta, ağır ağır. Delik gözlerini acıtıyordu; kırpıştırıyordu gözlerim; derisi ağardıkça buruşuyordu. Delik beynine beynine saplanıyordu büyüdükçe. «Delik değil,» diye düşündü sonunda, «ışık, bu beynime saplanan...»
Delik büyüdükçe gözleri kararmağa başladı. «Yeniden mi karanlığa giriyorum,» diye korktu, «delik diye gördüğüm de ışığı yansıtan başka bir nesne mi yoksa?» Değildi ama. Hava da, yel de, kokular da, birtakım uğultular da artıyordu. Delik gerçekti, ışık gerçekti. Ama gözleri niye kararıyordu ki?
Durdu. Alnına götürdü elini. Oraya saplanmış acıyı silmek istedi. Bir şey sıvaştı parmaklarına. Kandı bu sıvaşan, herhalde. Sıcaktı, yıvışıktı, akıyordu; alnının o çok acıyan yerinden akıyordu. Duvara çarpmış olacaktı. Bir adım attı, duvara dayandı ayağı. Gözü kararmıştı muhakkak, çarpmıştı duvara. Ama başını çevirince karşı duvarı seçemedi. El yordamıyla buldu onu. Gene deliğe doğru yürümeğe başladı. Koşmuyordu şimdi. Delik, bulutların ardından, dumanların ardından ölgün ölgün ışıyor gibiydi. Dumanı, bulutları yeniden ansıyordu demek. Ama delik gitgide yitiyordu karşısında.
Sonra göremedi artık deliği. Kör olduğunu anladı. Durdu. Geri dönse, karanlığa dalsa, gözleri yeniden açılır mıydı? Ne yürek kalmıştı onda bu işi yapacak, ne de bacaklarında güç... Açtı, susuzdu. Duvarı yoklaya yoklaya giden eli ansızın boşlukta sallandı. Ne sağında duvar vardı, ne solunda. Yel yüzüne çarpıyordu. Ortalık buram buram çiçek kokuyor, böcek vızıltıları kulaklarını uğuldatıyordu. Delikten çıkmış olmalıydı. Işığa çıkmıştı.
Yüzünü kaldırdı. Güneş sıcacık, yayılıyordu yüzüne Aşağıdan, uzaktan, dalgaların yürek gibi atan gürültüsü geliyordu. Ayağı bir yere dayandı. Eliyle yokladı. Düz bir kaya olmalıydı bu. Oturdu. Yüzünü gene kaldırdı. Sıcaklık yüzünden içine doğru yayıldı. Ama en içinde, buz gibi duran bir nokta vardı. Işığın sıcaklığı bu noktaya ulaşamıyordu. İçi de, dışı da, yapayalnızdı bu sıcakta, bu ışıksızlıkta
«Ölüler, içinden soğumağa başlar galiba,» dedi Güzel yürek buracak kadar güzel, gencecik yüzü yukarıda, ayakları bitişik, elleri kayanın iki kıyısına sıkı sıkı yapışmış, kaldı, öylece.


BİLGE KARASU

Işığın Karanlık Yolu



Dehlizde Giden Adam öyküsüne bir edebi eleştiri.


Bilge Karasu’nun “Göçmüş Kediler Bahçesi” adlı öykü kitabındaki “Dehlizde Giden Adam” öyküsünde bir delikanlının girilmesi yasak olan bir dehlize girmesiyle verdiği yaşam mücadelesi anlatılır.Genç merakına yenik düşerek büyük kayanın içindeki dehlize girer,ilk başta yapmayı amaçladığı dehlizin bir sonu olup olmadığını görmektir;fakat yolun sonuna vardığındaysa karşısına çıkan ışık onu öldürür.Hikayede çarpıcı olan olaysa gencin yol esnasında geçirdiği değişimlerdir.Körü körüne bir amaca ulaşmak için çabalayan kişi sonunda ölüme ulaşır.

Anlatıcı 3.tekil şahıs olmakla beraber içten bakış açısıyla olanları okuyucuya sunar,böylece kahramanın yaptıklarının yanısıra düşüncelerine de erişebiliriz.İçten bakış açısı böyle bir hikaye için uygun bir atmosfer oluşturmaktadır,bildiklerimiz öykü kişisinin bildikleriyle sınırlı olduğu için yolun devamında neler çıkacağını bilemeyiz ve bu sayede hikaye daha da gizemli olur.Hikaye bir yaz ayında geçmektedir.Yaz gence çok sevdiği denize gidebilme olanağı sağlar.Deniz karakter için her şeydir,onu özgür kılar,genç her istediğini yapabilmektedir.Bu yüzden de mağaraya girmekte hiçbir tereddüt etmez.Girmek gencin kararıdır ve genç yaptıklarından kendi sorumludur,bu onu davranışlarında özgür bırakır.Hikayenin iç zamanı gencin 19 yaşına bastığı yılın yazıdır.19 yaşına basmış olması tekrar gence özgür karar verme yeteneğini sunar.

Öykü gencin bir yaz zamanı denize gitmesiyle başlar,karşısına çıkan kaya onun geçişini engellemektedir.Genç de hem merakından hem de ileri geçmek istemesinden dolayı kayaya tırmanır ve ardında bir dehliz olduğunu fark eder.Gencin amacı ilk başta kayanın içinden tepeye çıkacak bir yol ağzı var mı bakmaktır.Bu nedenle mağaraya girer ve ilerlemeye başlar.

Genç amacı doğrultusunda ilerlerken karşısına birtakım levhalar çıkar,üzerlerinde “Girmeyiniz” yazmaktadır.Bu levhaları bir tür engelleyici olarak tanımlayabiliriz,onlar gencin mağarada ilerlemesini önlemeye çalışmaktadırlar.Daha sonraysa karakter acıkmaya başlar,aklından devam edemeyeceği geçer ve geri dönmeyi düşünecektir.Bunu engellemek amacıyla mağara karakter her acıktığında karşısına bir yiyecek makinesi çıkartır ve ona bozukluk karşılığında bir tepsi yemek verir.Adeta mağara karakterin devam etmesini ister,onun geri dönmesini engellemektedir.Hatta gencin parası bittiğinde mağara ona bedavaya yemek vermektedir.Bu yaşanan olaylar bize mağaranın düşünen bir varlık olduğunu kanıtlar.Karşımıza çıkan bir diğer karakter ise ışıktır.Işık mağaranın bir piyonudur. Mağara onu yine genci kandırmak ve geri dönmesini engellemek için kullanır.Karakter her gördüğü ışık hüzmesinin çıkıştan geldiğini sanar ve bu yüzden devam eder.

Hikayeye amaç yönünden baktığımızda her şey değişken bir haldedir. Mağarayı bitirmek gencin amacıyken mağara ile gencin konumları değişir ve genç mağaranın hedefi olur.Mağara onu ele geçirmeyi,bitirmeyi amaçlamaktadır.Bu doğrultuda yaptığı eylemler psikolojik düzeydedir,sanki mağara gencin ilerleyeceğini bilir ve ona göre makineleri mesafeyle yerleştirir.Sona doğru ilerlerken mağara makinelerin arasını daha da açar ve böylece karakterin amacı zamanla değişir. İlk başta amacı mağaranın sonuna ulaşmakken sonrasında amacı sadece makinelere bir an önce ulaşıp hayatta kalmak olur.Işığın da amacı başta genci devam ettirmekken zamanla ışık genci ele geçirir.Bu kadar umutla takip ettiği ışık sonunda onu öldürür.Bir nevi ölerek,ışığa çıkarak,mağaradan kurtulmuş olur.

Hikayede aslında değişim ve soyutlanma kavramları üzerinde durulmuştur.Karakter mağaraya girmesinin ardından zaman kavramını yitirir.Saatine baksa da saati hep 12’yi göstermektedir,bu aslında mağaranın genci devam ettirmek için yaptığı başka bir numaradır.”Yoruldu bir ara, saatine baktı, on ikiyi gösteriyordu. Öğle vakti çoktan geçmişti bu yola girdiğinde. Gece yarısı olamazdı, o kadar da yürümemişti.”(Karasu,1979,Göçmüş Kediler Bahçesi,s.94)Karakter yürümeye devam eder,bir süre sonra makineyle karşılaşır.Böylece mağarada hayatta kalmak için yapması gereken bütün rutini öğrenmiş olur.Mağarada devam etmesi için gerekenler yemek ve uykudur.Karakter kendisine sunulan yemekleri yedikçe ve yoluna devam ettikçe düşünceleri azalmaya sabitleşmeye başlar.Artık sadece çıkmayı düşünmektedir.Uğruna yaşadığı deniz,yaz,doğa,hepsi geride kalmıştır,genç tarafından unutulmuştur.”Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı," eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün, yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, ansımıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacaktı, onu da bilmiyordu ya…"(Karasu,1979,Göçmüş Kediler Bahçesi,s.96)Mağara gittikçe genci şartlamaktadır,ona gösterdiği şeylerden ibaret olmuştur hayatı.Genç bildiklerini unutmuş,tek bildiğinin peşinden gitmektedir;ışık.

Gencin mağarada hayatı unutması psikolojik bir olaydır.Bu sanki mağaranın yaptığı bir deneydir.Eğer biz sürekli aynı şeyleri yapmak zorunda bırakılırsak ve önceden yaşadıklarımıza ters bir ortam oluşturulursa hayatımız şartlanılmaya başlar.Çünkü nasıl olsa hayat gördüklerimizden,algıladıklarımızdan ibarettir bizim için.Nasıl bir bebeğin hayatı yaşayarak öğrendiği gibi biz de böyle bir ortamda,mağarada kalırsak,oradaki hayatı kendi yaşamımız biliriz.Bunu da yaşaya yaşaya öğrenmiş oluruz ve buna alışırız.Böylece yeni bir hayat karşısında eski hayatımız unutulur akıllarımızda.Mesela mağara karaktere Güneş’i,ışığı unutturmak için karanlık bir ortam oluşturmuştur.Bu şekilde genç karanlıkta yaşamaya alışarak gerçek ışığı unutur.Bu mağarada yemek artık bizim için makineleri anımsatmakta ve gökyüzü de taş duvarlara bürünmektedir.Zaman zaman karakter yine de eski hayatından anımsamalar görür.İleride genç duvarlara elleriyle dayanır ve duvarların şekli değişmeye dalgalanmaya başlar,bu ona çok sevdiği denizi anımsatmaktadır.

Gencin mağarada her şeye rağmen devam etmesi biraz tuhaf gözükebilir,fakat yazarın gence eklediği karakteristik özellikler gencin,mağaranın oyununa uyum sağlamasının bir diğer nedenidir.Hikayenin başında gençle ilgili bir bilgi vardır:”Yaşamak demek, yazsa denize gitmek, kışsa deniz aylarını beklemekti ona göre.”(Karasu,1979,Göçmüş Kediler Bahçesi,s.93)Genç o anki duruma uyum sağlamaktadır,tıpkı kış aylarında yaptığı gibi;beklemektedir.Böylece dehlizde devam etmek,sonunu beklemek onun için olağandışı bir şey değildir.Bu yüzden genç mağaraya kolay bir av olmuştur.

Genç hayattan soyutlaşarak mağaradaki yaşamın tutsağı olmuştur,ta ki ışık artmaya ve mağaradan yel gelmeye başlayıncaya kadar.Yelle beraber gelen çiçek kokusu karakterin eski hayatını hatırlamasını sağlamıştır.Fakat bu hatırlama ölümün bir çağrısıdır.Çünkü hikayede ışıkla bir imgedir.Karakter her ne kadar ışığa ulaşmaya çalışsa da,ışığı çıkış,umut olarak görse de aslında ışık ölümdür.Işık ölüm de olsa yine de karakter için bir çıkış yoludur.Genç yata kalka gittikçe yaşlanmıştır.Hatta bu yaşlanmaların,değişimlerin bir kanıtı daha var,öykünün adı “Dehlizde Giden Adam”,”Dehlizde Giden Genç” değil.Genç gittikçe yaşlanmaktadır.Böylece yatıp kalktığında ışığı artmış bir şekilde görmesi yanlış değildir.Yatıp kalkarak yaşlanmakta,ışık artmaktadır,yani ölüme daha da yaklaşmaktadır.İlerideyse kolları ağarmaya başlar,bu da ölümün üzerindeki ilk belirtilerindendir.Gence gelen çiçek kokusunun hatırlattıklarıysa ölümden önce gördüğümüze inanılan bütün hayatın gözlerinin önünden geçme sahnesidir.Sonrasındaysa genç gözlerinin kararmaya başladığını fark eder,çünkü bu gördüğü ışık Güneş’in yaydığı gibi bir ışık değildir.Bu ışık ölümdür ve bu ışığı gözler algılayamaz.Aynı zamanda bunu gencin duvara çarpıp kör olmasıyla açıklayabiliriz.”Durdu. Alnına götürdü elini. Oraya saplanmış acıyı silmek istedi. Bir şey sıvaştı parmaklarına. Kandı bu sıvaşan, herhalde. Sıcaktı, yıvışıktı, akıyordu; alnının o çok acıyan yerinden akıyordu. Duvara çarpmış olacaktı. Bir adım attı, duvara dayandı ayağı. Gözü kararmıştı muhakkak, çarpmıştı duvara.”(Karasu,1979,Göçmüş Kediler Bahçesi,s.105)

Genç merakının yolunda bu mağarada gittiği sürece yaşamı unutmaya başlamış ve mağaranın ona gösterdikleriyle yetinmeye başlamıştır.Merakı yüzünden yaşamdan soyutlanmış,hayatı unutmuş ve sonunda da ölmüştür.Hiçbir zaman körü körüne sonunu düşünmeden bir amaç doğrultusunda ilerlememeliyiz.Eğer bu amaca ulaşmak için çok uğraşırsak gözümüz ondan başkasını görmez olur.Bu da körlük gibidir ve kör adamın da ulaşacağı şey ölüm olacaktır.

5 Şubat 2016 Cuma

SHAME OF PHONE

Bu videoyu ingilizce dersinde bir proje olarak başlatmıştık.Sınıftaki herkesin beraber çalışması sonucu videoyu bitirebildik.Aslında videoda anlatılmak istenen telefonun zararları.Videoda birkaç sahne var,her sahnede iki farklı kurgu yer alıyor.İlk kurgu yaşamımızın telefonla beraber nasıl bir hal aldığı,ikinci kurgu ise telefon olmasaydı yaşananların nasıl değişebileceğini gösteriyor.Oyunu da bizden bir arkadaş yazmıştı,ona buradan selamlar.

Videonun isminin de bir hikayesi var,küçücük minicik bir hikaye.Biz ilk dönem yine bir ingilizce dersinde kitabımızdaki bir bölümü okuyorduk.Kitabı yapanlar küçük bir oyun yazmışlar,diyaloglar var.Dedik ki niye biz de bu oyunu oynamayalım.Sonrasında ben kamerayla çektim falan,arkadaşlar da sağolsun çok güzel oynadılar,editledik falansonunda elimizde güzel,komik amatör kısa bir film oldu.Aslında baya da komik olmuştu.Bir sahnesinde camdan falan da kaçmıştık.Biz sonra bu filmi okulda hocalara göstermeye başladık.Hocalar beğendi,bir tanesi de videoyu usb belleğine kaydetmek istedi,hay hay dedim yükledim usb'ye.O zaman youtube'a koymayı düşünmemiştik.Öylece kaldı video benim belleğimde.Sonrasında ne olduğu bilmiyorum sanırım o belleğe ihtiyaç duydum,dedim videoyu siliyorum artık arkadaşlar.Arkadaşlar da tamam sil sorun yok dediler sildim.Böylece o garip videodan kurtulmuş olduk.Videonun da adı "Fame Or Shame" 'di.Biz de ikinci filmi çekince dedik birinci filmin anısına olsun bu.Böylece adını "Shame Of Phone" koyduk.İngilizce hocamız sağolsun,o da o sene okuldan ayrılacaktı,binevi onun anısına yapmış olduk videoyu.Sınıfla beraber Kadir Has Üniversitesi'ne gittik,orada videoyu editledik.Orkun Abimiz vardı,bize çok yardımcı oldu.Böylece bu videoyu bitirdik.Sonra düşündük zaten hoca ayrılıyor belki bu videoyu bir daha hiç göremeyecek,bu yüzden youtube'a koyalım dedik ve koyduk.Neyse ki ilk videodan kurtulduk,kim bilir belki o hoca videonun bir kopyasını hala tutuyordur.